Günlük tutmak insana zamanda hareket edebilme kabiliyeti veriyor. Liseden bu yana tuttuğum günlüklerin her birinde, her gün ama her gün değiştiğimi gözlemleyebiliyorum. Kafanı göğe kaldırıp bulutları izlerken, bulutların ne kadar da hızlı hareket ettiğine dair şaşkınlığına kapılırız ya, aynen öyle işte. Son 3 yılda tuttuğum günlüklerdeki değişimime ise yetişemediğimi anlıyorum; bazen, kimim, neredeyim, ne yapıyorum hepsinin birbirine karıştığı bana göre hızla geçen ve frenimi tamamen ellerimle bozduğum 3 yıl. Türkiye’ye hele İstanbul’a geri taşındığımdan beri ise yazdığım günlüklerin manasını çözemiyorum. Çünkü sırt çantam, poşetlerim, kollarımın arasına tıkıştırdığım kitaplarım, kafamda çizip durduğum rotalarım tıkış tıkış yarı ayakta yarı yaslanarak dengede durmaya çabalıyoruz. Zihnimde çalan ise hep aynı türkü, ‘’Zaten gideceksin, poponu koltuğa iyice yerleştirmeye hiç gerek yok.’’ Gariptir ki kendi evimde bile duramayıp, oradan oraya taşınıyorum. Bu huzursuz ayak sendromundan muzdarip ruhum kalıtsal mı diye düşünüyorum, arada. Çünkü öyleyse, durum dışarıdan bakan gözler için vahim. 

Tayland’da süresini bilmediğim bir şekilde gezmeye ara verip çalışmaya başladığım bir dönem, evimin balkon kısmını mini bir mutfağa çevirmiştim çünkü kendimi en iyi hissettiğim yer bir ocağın ya da fırının yanı. İroni yapmıyorum. Bu bahsettiğim mutfağa indüksiyon bir ocaktan önce (kahretsin ki o zaman indüksiyon ocaklara özel tava, tencere almam gerektiğini bilmiyordum, bu başka zamanın hikayesi) mini bir süzgeç almıştım – neden, çünkü hayata karşı önceliklerimi çok iyi belirlerim -. Tüm eşyalarımı tek bir taksit tutarına satıp savdığım, hatta sırt çantama koyduklarımın dahi ağır gelip onları da rüzgara savurduğum bu mülksüzlüğün hafifliği dönemimde süzgecimle aramda derin bir bağ kurdum. Son 3 yıldır, sürekli bir yerleden bir yerlere taşındığım için bu minimal süzgeci evime ilk getirdiğim gün milat gibi bir andı, demek ben de bir yerlere yerleşebilirmişim hissinin delikli örneği idi. Yerleşebilirim ikna çabamı zavallı süzgece o kadar yüklemiştim ki Dang virüsü kapıp iyileştikten ve Gökben’in yanına taşınmaya karar verdiğimde, taşınacaklar arasına bile koymuştum onu. Benimle geldi yani, uzun bir süre… Bir yerde kalamamıştım ama süzgeci yanıma almıştım. Kara mizah. 

Şimdi, İstanbul’daki evimde süzgece bakarak bu satırları… yok canım o kadar da değil, süzgeç bir yerlerde kaldı. Ama dünyayı dolanırken ‘plan yapanları hiç sevmem, hmpf’ diye suratını büzüştüren ben, İstanbul’a geldiğimden beri, hayatın durduğu covid-19 karantina günlerinde, her adımımı planladığımı üzülerek fark ediyorum. Kendimi, Mario oyununda prensese ulaşmaya çalışan ibiş Mario gibi hissediyorum. Aşçılık okulu bitti, tik at, stajı da bitirdin ona da bi tik, o zaman artık mutfağa girmeye hak kazandın bir tik daha, bu planlamadığın şey de ne, olmaz öyle şey! önüne bak devam et, aferin tik… Sanırım bundan çok yoruldum, ellerimi kaldırıp teslim oluyorum. Bunca yürüdüğüm yol ve bu süzgeç bunu öğretemediyse bana, belki bu durum öğretir, karantina günlerinde. 

Daha fazla yol hikayesi için >>> https://dunyaninduraklari.com/kategori/yol-oykuleri/

Yorum Bırakın