Bu sefer iniş takımlarımı açmayı unuttum ya da kasten bıraktım. İpin ucunu saldım. Sürekli telaş halinde dolanan zihnim ve öğretmen edasıyla onu eğitmeye çalışan Bengi’den yoruldum. Ben de bıraktım. Bu yolculuğun sonu nereye varır hiç bilmiyorum ve bilmemeyi o kadar çok özlemişim ki. Yeni Zelanda’ya konmadan birkaç ay önce bana ait olmayan bambaşka duyguları taşıdığımı şu an anlayabiliyorum. Uzak diyarlara gitmek isteyip ‘gidemeyenler’, çok uzağa gittiğim için üzülenler, hayatın karmaşasından kurtulma yolunun dünyanın bir ucuna gitmek olduğunu düşüneneler, Türkiye’den bir an önce çıkınca her şeyin çok kolay çözüleceğini inananlar… Bir kurtarıcıya ihtiyaç duymak, mental tüm sorumluluğu birine yüklemek ve bir yaratıcının varlığına inanmak ne kolay. Hiç sorumluluk almadan, kendi karmaşalarını tek başına çözmeden, hiç büyümemeyi dilemek, ne kolay. Fark ettim ki kendi çekmecelerimi doldurmak yerine buyur sana tertemiz bir köşe diye hep başkalarına yer vermişim. Bıraktım. Çekmecelerin havalanmaya ve sadece bana ait olanlarla dolma vakti. İşte, ben de bu yüzden zihnimde dönüp duran başka sesleri sessize aldım…

Güneydoğu Asya’da 3,5 sene seyahat edip yaşadıktan sonra, Türkiye’ye dönmeyeceğimi düşünüp geri dönmek kalp kırıklığıydı. Uzun bir süre yurtdışında yaşayıp tekrar başladığım noktaya adapte olmaya çalışmayı kelimelerimle nasıl anlatırım bilemiyorum, sanırım bunu ancak deneyimleyen bilir diyebilirim. Hayatın akışında olduğu gibi; çok keyifli, hüzünlü, mutsuz ve mutlu olduğum an’lar oldu ancak uyum sağlamaya çalıştığım için tüm duyguları en üst seviyede yaşadım. Neticesinde kendimi bir poşetin içine tıkıştırmaya çalışmak yerine, poşetten çıkıp Yeni Zelanda uçağına binmeye karar verdim, bu sefer bir şeylerden kaçmak için değil sadece iyi hissedebilmekti dileğim. Ancak, Auckland’da geçen 10 günlük süreç sanki çamaşır makinasında saatlerdir yıkanıyormuşum gibi hissettirdi. Telaşsız ama aynı kutunun içinde dönüp durma hali. Tuzlanmamış hıyar gibi, öyle tatsız. Soğuk olmasına rağmen direkt güney adaya gitmeye karar verdim, ulusal parkın kuytusuna sokuldum. Tasman bölgesi, Yeni Zelanda’nın güneşi en fazla gören şehrini barındıran yer. Şimdilerde kalma yeri, ücretsiz internet ve ücretsiz çamaşırlarımı yıkama karşılığı bir kamp alanında çalışıyorum. Takas sistemi gibi çok hoş. Asya’nın çoğu ülkesinde de böyle yaşamıştım, zamanında yaptığım WWOFING (Worldwide Opportunities on Organic Farms) sistemi bana çok farklı bilgiler kazandırdı, hem de hayatıma şahane insanlar kattı. Sonuçta işte buradayım, haftada 3 gün günde 4 saat çalışmanın dışında bisiklete binerek, doğa yürüyüşü yaparak, okyanusun geri çekilerek bıraktığı taze istiridye ve midyeleri toplayıp pişirerek, arada Yeni Zelanda’nın endemik kuşlarının peşinden koşarak ve tekrar yazmaya kendimi adapte etmekle geçiyor günler. Yeni Zelanda’da uzun süre yaşar mıyım, bir senenin sonunda alıp başımı başka ülkeye mi giderim bilmiyorum, bilmemek ne güzel. Şu an şehirden uzakta, bahçe işleriyle uğraşıp elimin ayağımın toprağa değmesinde gayet memnunum. Pandemi ve mutfak savaşlarıyla geçen 3 sene sonucunda keyfimin kahyasını yeniden yol arkadaşım olarak seçmekten keyif duyuyorum. Okyanuslarda oluşan medcezirin aynam olması iyi hissettiriyor, onu izlerken onunla birlikte kendimi deneyimliyorum.

Yorum Bırakın

error: İçerik Korunuyor !!!