** Femiverva dergisi 2018 Güz sayısı için yazdığım yazının tamamı…

İpek Yolu’nun üzerinde, etrafımı tarihi kervansarayların kapladığı, göz alıcı medreselerin ve köklü pazarların bulunduğu tam 2500 yıllık bir geçmişi olan şehrin kahverengisi ve mavisinin eşliğinde okuyanlara iyi gelmesi dileğiyle, bu satırları Özbekistan’ın Bukhara şehrinden yazıyorum. 

Merhaba, ben Bengi. 27 yaşındayım. Üniversitede çeviribilim bölümünden mezun olduktan sonra her 3 gençten biri gibi mezun olduğum bölümün işini yapmak istemediğime karar verdim. Ve kendimi uzun süreli bir arayış içerisinde buldum. Hikayeler yazabilmek, bu hikayeleri görsele dökebilmek ve daha iletişim ile alakalı bir şeyler yapmak istediğimi hissettim. Kıyısından köşesinden tutabilmek için Bilgi Üniversite’nde Kurumsal İletişim yüksek lisansı yaptım, çalışmaya başladım. Bir süre sonra kariyer basamaklarını tırmanmam gereken yaşta (o ne demekse) basamaklardan kayıp düştüm. Aslında yaptığım işi seviyordum ama uzun yıllardır kalbimin baş köşesine kondurduğum dünyayı keşfetme duygusu artık ağır basmaya başlamıştı. Ofiste çalışırken, camdan koca koca gökdelenleri izlerken, sokakta yürürken bedenimin burada ama ruhumun burada olmadığını fark ettim. Tek yön uçak bileti alıp gitmenin beni nasıl heyecanlandırdığını tarif edemem. İşte bu yüzden beni en çok mutlu edecek olan ben’i tercih ederek yollara çıktım. 

İstanbul’da yürüdüm, koştum, büyüdüm. Çocukluğumdan beri hayalperesttim, bisikletimi alıp hep uzaklara gitmeyi tercih ettim. Keşfetmek, insanların hayatlarına dokunmak istedim. Üniversite, yüksek lisans, iş hayatı derken içimdeki bu aşkı unuttum, ta ki uyanana kadar.  Uyanmam lisede başlayan panik atak bozukluğunun elimi kolumu iyice bağlayıp hayatın bana teslim ol demesiyle gerçekleşti diyebilirim. Yolumun beni yola sürüklemesiyle tam 1 yıl 3 ay önce hayatımı değiştirmeye karar verdim. Çevreme göre iyi bir işim, yaşıma göre ortalamanın üzerinde bir gelirim vardı. Önce işimi, ailemi, evimi hatta kedimi, çok sonraları ise kendimi de arkamda bırakıp bir sırt çantasıyla yola çıktım. Toplam kaç ay süreceğini bilmediğim, hayatımda ilk defa bir yere kendimi sabitlemeyeceğim günler başladı. 

*** Daha Önce Tek Başıma Yola Çıkmamıştım ***

Yolculuğa çıkmama son birkaç gece kala bilinmezliğin getirdiği korkular etrafımı sardı. Aylarca, haftalarca sağlık kontrolleri nasıl geçecek, çantanın içine ne konacak, acaba sığar mıyım gibi düşüncelerle boğuştuktan sonra son on gün geriye bilinmezliğin verdiği korkular kaldı. Yeni bir güne her başladığımda ise korkularımı silip cesaretimi tekrardan toplamamı sağlayacak siteleri ve fotoğrafları gözden geçiriyordum. Kimse kolay olacağını söylemedi, sanırım en güzel tarafı da buydu. İlk durağım Tayland oldu. Daha önce bu kadar uzun bir yolculuğa tek başıma çıkmamış, 10 kg çantayla 34 derece sıcakta yürümemiş ve dilini hiçbir şekilde anlamadığım bir ülkede kalmaya karar vermemiştim. Üstüne Jet Lag, Bangkok’un kalabalık ve sıcağı da eklenince bir köşeye oturup ”Ne yapıyorum ya ben?” dedim. Hostel’e ulaştığımda Tayland’a gelmeye karar verdiğim an gibi aniden geri dönüş bileti bakmaya başladım. Sonra hayatımdaki en iyi kararı vererek uyudum. Saatlerce uyumuşum. Alışma süreci 1 ay sürdü diyebilirim. Bu sadece kendinle tamamen baş başa kalmaya alışma süreci değil. Yeni kültüre, kokulara, dile, düşük bütçeyle yaşamaya aynı zamanda tek başıma seyahat etmeye de alışma süreciydi. Bu yıl benim ikinci doğumum diyorum, çünkü kendimi dahil her şeyi yeni baştan öğrendim. En önemlisi artık başka birinin ‘Hadi Bengi!’ demesine ihtiyacım yok. Hangi şartta ve nerede olursam olayım, en büyük destekçimin kendimin olduğunu bilerek ilerliyorum. Bunun dışında bu yolculuk hayatıma birden fazla güzel kalpli insan kattı. Belli bir çevrede sadece belli insanlarla iletişim halinde olabiliyorsunuz ve aynı dünya görüşüne sahip olabileceğiniz insan sayısı ise bir elin parmaklarını geçmiyor. Oysa şimdi benimle aynı dili konuşabilecek tüm dünyadan insan tanıyorum. Her birinin farkında olarak veya olmayarak verdikleri destek bunca zamandır yolda olma motivasyonumu arttırdı. Sadece yüz yüze karşılaştığım insanlarda bahsetmiyorum, yan yana olmasak dahi sosyal medyada bir araya geldiğim insanlar da bir süre sonra bir bakmışsınız en yakınınız oluvermiş. İşte bu yüzden kendi ailemi kendim yaratabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. 

*** Yolda ‘olmak’ hissiyle neler yapabileceğimi keşfettim ***

İlk yola çıktığım zaman yeni yerler görme ve yeni insanlar görme isteğim ağır basıyordu. Ancak yolculuğumun dördüncü ayında yeni yerler görme önceliği yerini kendini keşfetmeye bıraktı. Bu yolculuğa çıktıktan sonra fark ettiğim ilk şey bu zamana kadar kendimle ne kadar az vakit geçirdiğim oldu. Türkiye’deyken yalnız başıma zaman geçirmek istesem dahi dış etkenler illa ki buna engel oluyordu. Ama şimdi, yoldayken beni kimse ve hiçbir şey oyalamıyor. Çünkü tek başına seyahat ettiğinizde biriyle veya sadece kendinizle baş başa kalmayı seçme özgürlüğünüz var. Yolda kendini, sınırlarını, yaralarını berelerini öğreniyorsun ve 27 yaşında kendimle tanışmak çok hoşuma gitti. Yeni yerler, insanlar, kültürler keşfetmek çok iyi hissettiriyor ama artık varılan yeri önemsemiyorum. Yolda ‘olmak’ duygusu ve bu sayede neler yapabileceğimi keşfetmek beni daha çok cezbediyor. Tayland’dan başlayan yolculuğumla hayatı keşfederken, kendimi anlamayı ve kucaklamayı öğrendim. 

Dünya turuna çıkmaya karar verdiğimde yakın çevremden, uzaktan yakından tanıdığım – tanımadığım insanlardan birçok farklı tepkiyle karşılaştım. Bazıları hayranlıkla ve cesaretlendirici dileklerle karşılık verirken bazıları da negatif olabilecek milyonlarca nedeni önüme seriverdi. En çok karşılaştıklarım;

“Orada başına çok kötü bir şey gelirse ne yapacaksın?”

“Kadın olarak tek başına gezmek korkutucu değil mi?”

“Yanına birini alsan güvenli olmaz mı?”

“Sence üstesinden gelebilecek misin?”

*** Kendim ve Bağımsız Bir Birey Olmak Topluma ve Aileme Karşı İhanet Gibi Geliyordu ***

Zaten psikolojik olarak zor bir yolculuğa hazırlanırken bir de ek olarak hayallerinizi ve kendinizi savunmak gerçekten insanın sınırlarını zorlayabiliyor. Bir süre sonra neden bu tarz soruların çoğunlukla sorulduğunu kendi kendime sorgulamaya başladım. Bu talihsiz durum aslında çocukluktan itibaren aşılanmaya başlıyor. Aileler kız çocuklarının bir yandan iyi eğitim almasını, kendi ayakları üzerinde durabilmesini dilerken diğer yandan farkında olarak veya olmayarak “kurtarılmayı bekleyen” bireyler yetiştiriyorlar. Eşitsizlik toplumdan önce maalesef çekirdek ailenin içerisinde başlıyor. Bağımsızlık kelimesi ise kadınlar için yine maalesef masal kitaplarında bile yer almıyor. Ben de çoğu kadın gibi uzun yıllar bu hissiyatla boğuşup durdum. Kendim ve bağımsız bir birey olmak topluma ve aileme karşı ihanet gibi geliyordu. Bir şekilde verilen eğitimle, söylenen ata sözleriyle ve mahalle baskısıyla bilinç altım korkutulmuştu. Aslında olmak istediğim insanla, çevreden onay gören Bengi arasında dağlar, akarsular vardı. Yerimin ne olduğunu hiçbir zaman bilemedim. “Doğru” şeyleri yapmakla, üniversiteye gitmekle, üniversiteden mezun olup iş bulmakla, iş bulduktan sonra evlenip, çocuk yapıp onları büyütmekle geçecek bir hayat benim hayalim değildi. Çocukluğumdan beri tek bir hayalim vardı; başka dünyaları da görebilmek. Başka dünyadaki insanların hayatlarına dokunup hikayeler yazabilmek. İşte tüm bunların sonunda iyi ki diyebiliyorum. İyi ki yola çıkmaya karar verdim ve iyi ki bunu tek başıma yaptım. Hayatıma dokunan iyi veya kötü olaylar, insanlar sayesinde Bengi’nin gerçekten ne istediğini öğrendim. Değiştim… Sırt çantasını alıp kapıdan çıkan kişiden farklıyım artık, hala da bunu yaşayarak öğreniyorum. Düşüyorum, kalkıyorum sonra tekrar… Kendi ellerimi tutarak yürümeyi yeniden öğreniyorum. Yüzlerce insan görüyorum, yüzlerce insan tanıyorum ve onlar sayesinde değişiyorum. Aslında değişmek doğru kelime değil sanırım; genişliyorum. İçimde var olan kişiyi ortaya çıkarıp yeniden büyütüyorum. Dışarıdan küçük kendi içimde ise büyük reformlar yaşıyorum.

Kendi hayatına ufak dokunuşlar yapmak isteyen ama cesaret edemeyen birine her zaman söylediğim bir söz vardır. Belki sizin de hayatınızın bir noktasına dokunur. Bir günün nasıl geçiyorsa, ömrün öyle geçiyor. Zaman o kadar hızlı akıyor ki bir bakmışsın iki hafta geçmiş bir bakmışsın üç yıl geçmiş. Evinin kanepesinde oturup hayatın öylece akmasını istiyorsan ne âlâ ama dünya göz yumamayacak kadar çok güzel. Şuna inanıyorum; geçmiş arkada kaldı, yarın ne zaman gelir ve ne olur bilemezsin. Sadece şu anın var.

Feminerva dergisini okumak için >>> https://issuu.com/feminervadergi/docs/feminerva4

Yorum Bırakın