Bundan tam 1095 gün önce kendi ellerimle yarattığım hayatıma, yıllardır yürüdüğüm sokaklara, kendimi bildim bileli bulunduğum dost masalarına sığamaz olmuştum. Hani çok sevdiğiniz bir pantolonunuz vardır, içinde hep rahat etmiş dolabı açtığınızda eliniz hep o pantolona gitmiştir ya ben artık o pantolonu giyemeyecek kadar genişlemiş hissediyordum. Aslında etrafımda değişmiş pek bir şey yoktu, değiştirmem gereken şey bizzat kendimdim. İşte bu sebeple artık bana ait olduğunu hissetmediğim ne varsa bırakmaya ve olduğum yeri değiştirmeye karar verdim. Böyle pat diye gidiverince duygularımı, heyecanımı ve korkularımı sadece kendimle değil, yazı yazma aracılığıyla başkalarıyla da paylaşmaya başladım. Bir nevi tüm maskelerimi bir kenara koyarak hayatımı herkese açmış oldum. Kendimi kalpten anlatabilmenin ferahlığı yanı sıra kendi hayatımı içten dışa ve dıştan içe görebilme kabiliyeti kazandım. Oradan bakanlar için çok cesaretli, elini taşın altına koymaktan çekinmeyen bir kadın imajı çizerken, buradan baktığımda ise olduğum yerde bir şeyleri değiştirememe korkaklığı ve kaçma isteği görüyorum. Sizinle sohbet ettiğimde sıklıkla yaptığım gibi ‘ya evet pek cesaretliyim’ diyerek kıvırmaya lüzum görmüyorum; asıl kalmak benim için cesaret göstergesi, gidebilmek hayatımın hiçbir döneminde beni zorlamadı. Oysa şimdi düşünüyorum da hep alıştığım yerde kalmayarak, daha yalnız olup daha fazla kendimi dinlemeyi tercih ederek zor olanı seçmişim. Bunu geri döndüğümde fark edebildim. 

Orada, burada dolanıp dururken çok fazla insanla iletişim halinde oldum, iyi veya kötü tecrübeleri ard arda yaşadım. Sanki her şey çok hızlı ilerliyordu. Tercihlerimin ve tepkilerimin giderek değiştiğini, Bengi daha önce asla yapmayacağı şeyleri yapmaya başladıkça ne kadar kendine yaklaştığını öğrendi. (Yıllarca kullandığım şu cümleye bayılıyorum; asla yapmam! Canım benim :)) Her şey oralarda bir yerlerdeyken ne kadar zor olsa da buralardan daha kolaydı, kolaymış. Hiç dönmeyi düşünmezken bir anda kendimi yine İstanbul’da bulmuş biri olarak diyebilirim ki, İstanbul’daki 1,5 sene hayatımın hem en güzel hem de en zorlu dönemlerinden biriydi. Upuzun bir yoldan kendini, bireyselliğini ve gerçekte ne istediğini keşfetmiş olarak dönsen dahi kendi toplumunun içinde birey olarak ve gerçek anlamda kendin olarak var olabilmek asıl marifetmiş. Uzaklara gittiğimde filmin bir bölümünü durdurmuştum, bir noktada onlar orada sen başka yerde hayatını yaşarken pek bir şey değişmemiş gibi geliyor, oysa dönüp filmi dondurduğum yerden başlattığımda masanın bir ucunda bıraktığım o kadına çok uzaklardan sadece bakakaldım. Masanın başında oturan kadın beni bir yandan çekelerken, diğer yandan öbürü kolumu bırakmadı. Neyse ki birkaç çatırdamadan sonra sarıldılar birbirlerine, şimdi çok iyiler şükür. Bu iyilik hali olup bitene daha berrak bakabilmemi sağladı. Sanırım şimdilik sis kalktı. Bu yüzden diyebilirim ki gitmek bana kendime yaklaşmamı sağlarken dönmek ise daha önce göremediklerimi görmemi, elimdekilerin ne kadar değerli olduğunu hatırlattı. Buradaki kargaşadan önümü göremediğim için İstanbul’dan uzaklaşmak kesinlikle çok iyi bir fikirdi ve bir yaş daha büyüyebilmek için İstanbul’a dönmekte çok iyi bir fikirdi. Büyükşehir her zaman sizi kucaklamıyor, ona uyum sağlamak belli noktalarda sözünü dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Ama ne kadar zorlasa da sizi büyütüyor. 

Şimdi yeniden aklıma yollar düştü. Daha fazla tecrübeyle dolup taşmak, durduğum noktadan dünyaya bambaşka gözlerle yeniden bakmanın, oku yaydan çıkarmanın vakti. Tüm bunların sonunda, ya yaşam modelimi hiç değiştirmemeyi ve elimdekilerle yetinmeyi öğreneceğim ya da ayağımı sıkan ayakkabıları bir daha elime almamak üzere çıplak ayak gezeceğim. Kim bilir…

Yorum Bırakın